Şiir Defteri

BU TOPRAKLAR İÇİN

Yazan: Polet
27.02.2026 / 08:02
18 kez görüntülendi
0 yorum yapıldı
Murat abi öğleden sonra hep bu vakitler gelirdi nöbet yerimize. Seyrantepe Polis Lojmanları girişindeki nöbet kulübemiz bana hep sıkıcı gelirdi. Neyse ki her zaman burada görev almazdık. Yerimiz sık sık değişirdi. Buradaki görevimiz genellikle birkaç haftayla sınırlı kalırdı. Aslında tek kişi ve uzun namlulu silahla nöbet tutmamız gereken bu yerde, her dakika neredeyse altı yedi kişi olurduk. Lojmanlarda ikamet edenlerin neredeyse tamamı polis olunca herkesin belinde bir silah, çevreye dikkat kesilirdi. Sonra hoş sohbetler edilir, anılarda anlatılırdı. Murat abi saat dört civarında gelirdi. Onun gelmesine yakın çayı demlerdim. Dışarıya bir sandalye ve önüne küçük bir sehpa koymayı ihmal etmezdim. Az sonra Lojmanların girişine doğru duvara elini koyarak yavaş ve temkinli adımlarla yaklaştığını görürdüm. Bazen durur çevreden gelen sesleri dinlerdi. Onu uzaktan görünce içeri giriş yapan araçları yavaşlatırdım. Bana doğru biraz yaklaşınca seslenirdim. - Neredesin sen abi! Saat kaç oldu çayı demledim seni bekliyorum. Hadi hızlı yürü biraz, ne öyle hiç göremiyormuş gibi? Sesimi duyar duymaz yüzünde derin bir gülümseme oluşur. Yürüyebilmek için daha bir gayrete gelir, duvara tutunmayı bırakır sonra o da bana seslenirdi. -Geldim Nurettin, merak etme sen çayı koy. -Tamam, tamam hadi gel. Sonra çevreyi yoklayarak ellerini duvardan çekerek yavaş ve temkinli adımlarla yanıma gelirdi. Hemen oturabilmesi içi sandalyeyi ayaklarına değdirir, sehpayı önüne koyarken bilinçli olarak dizine çarpardım. Tam olarak göremediği çay bardağını elini uzattığında tam önüne getirirdim. Çay bardağına dokunup birkaç yudum alınca mutluluğu ve sevinci bir kat daha artardı. -Dün de geldim. Senin çalışmadığını unutmuşum. Seslendim, ancak baktım cevap yok. Günleri karıştırmışım. - Her zaman burada görev alacak değiliz, genç adamız aktif olmamız lazım diyerek takılırdım. Hemen bir sohbet konusu açar. Uzun uzun konuşurdu. Sözünü kesmez dikkatlice dinlerdim. Çayı bittiği zaman hadi şu çayımızı tazele bakalım derdi. Ara sıra çevrede oynayan çocuklar yanımıza gelerek sohbeti bölerlerdi. -Polis abi su içebilir miyiz? -İçin ama çeşmeyi açık bırakmayın. Çocuklar koşarak önümüzden geçer nöbet kulübemizin yanındaki çeşmeden su içerlerdi. Murat abi 2000 yılında Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğümüze yapılan canlı bomba saldırısında yaralanmış, gözlerinde görme kaybı, vücudunda kırıklar oluşmuştu. Binlerce yıldır vatan uğruna şehit düşen, yaralanan terör gazilerimizden yalnızca bir tanesiydi. Onunda hayalleri, umutları, çocukları ve bir ailesi vardı. Vatan ve bayrak sevgisiyle halkına ve ülkesine faydalı olabilmek, hizmet edebilmek ailesine helal lokma yedirebilmek için bu mesleğe girmiş. Bu uğurda gözlerini vücut sağlığını feda etmiş isimsiz kahramanlardan biriydi. Şehadet hemen yanındaki arkadaşına nasip olurken o ve diğer arkadaşları yaralı olarak kurtulmuştu. O yıllarda haber kanallarında kısa olarak geçen ve gazetelerde yayınlanan bu haber sonrasında her şey unutulmuştu. İnsanlar normal yaşantılarına devam ederken geriye sadece Murat abi ve onun gibi bu topraklar için şehit ve gazi olan nice yiğitlerin destansı hikâyeleri kalmıştı. Hafızamda derin izler bırakan ve hiç silinmeyen o günlerde yaşadıklarımız gerçekten ülkemizin ne kadar zor ve meşakkatli yıllardan geçtiğini gösteriyordu. Bir yandan terör, bir yandan ekonomik sıkıntılar almış başını gidiyordu. Ülke bir kaosun ve bilinmezliğin pençesinde kıvranıyordu. Şimdi yirmili yaşlarda olan gençlerin hiç bilemeyeceği ve anlayamayacağı türlü türlü tuzaklarla ülkemiz adeta kuşatılmıştı. Doğu illerimizde kırsaldaki hudut karakollarımız basılıyor, yüzlerce teröristle saatlerce mermisi bitene kadar savaşan kahraman askerlerimiz şehit düşüyordu. Ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve terör milletin başına bela olmuştu. Yaşlılarımız ölmeden önce kefen ve mezar yeri paralarını bir kutsal emanet gibi yastık altında saklıyorlardı. Gecenin üçünde hastane kuyruğunda can veren yaşlıları bizzat kendi gözlerimle görmüştüm. Üniversitelerde durmadan protestolar yapılıyordu. Görev aldığım İstanbul Teknik Üniversitesi Kampüsünde bir gün üstüme yürüyen üniversiteli gençler tarafından linç edilecekken, silah çekmek zorunda kalmıştım. Peki, bu gençlerimiz can güvenliklerini sağlamak için burada görev alan Polis abilerini neden öldürmek istiyorlardı. Bu nasıl bir ideoloji ve saplantıydı. Kendi vatanında kendi polisine taş atmak, linç etmeye çalışmak nasıl bir zihniyetti. Yine aynı yıllarda Okmeydanı'nda göreve giden Çevik kuvvet Polislerimizin içinde bulunduğu otobüs taranarak iki polisimiz şehit düşerken; Araç içerisindeki arkadaşlarımız kendilerine verilen ve çakaralmaz diye tabir edilen 1940'lı yıllardan kalan neredeyse tamamı bozuk ve arızalı olan Kırıkkale yapımı silahlarla, teröristlere karşılık bile verememişti. Memuriyet hayatımın ilk üç yılında bizzat ben de bu silahı taşımıştım. Bu silahla kaza sonucu kendini yaralayan ve ölen pek çok arkadaşımız vardı. Yine pek çok olayda arkadaşlarımız büyük şehirlerde suçlularla bu silahla çatışmaya giremiyordu. O yıllarda bir tabanca bile üretemeyen ülkemiz bu olaydan sonra İtalya'dan tabanca ithal ederek bizlere bugünde taşıdığımız Beretta marka tabancaları vermişti. Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğümüze yapılan canlı bomba saldırısından bir gün önce Maslak ta Süleyman'la devriye görevindeydik. Akşama doğru acıkmıştık. Süleyman yakınlardaki bir alışveriş merkezine giderek şöyle güzel bir yemek yiyelim diyordu. Ben saatin geç olduğunu söyleyerek gitmek istemiştim. Ertesi gün Süleyman'da benim gibi evrak işleri için müdürlük binamıza gitmişti. Benim işim kısa sürdüğü için binadan erken ayrılmıştım. Mecidiyeköy duraklardan otobüse binecekken o dehşet veren korkunç patlamayla büyük bir şaşkınlığa uğramıştım. Müdürlüğümüz dördüncü katın pencereleri aşağı düşerken feryat ve bağrışmalar içerisinde ortalık adeta bir can pazarına dönmüştü. On dakika önce ayrıldığım kapı önünde insanlar telaş içindeydi. Trafik durmuş, insanlar merakla binaya bakıyordu. Koşarak kapı önüne geldim. Herkes içeri doğru koşuşturuyordu. İçerdeki arkadaşlarda büyük bir panik vardı. Az sonra gelen itfaiye ve ambulansla dördüncü katta bulunan arkadaşlara müdahale ediliyordu. Yaralılar arasında Süleyman'ın olduğunu sedyede taşınırken görmüştüm. Bu hain saldırı sonucunda Hedefteki İlçe Emniyet Müdürümüz 'ün koruma görevini yapan ve aynı zamanda memleketlim olan Naci abi Şehit düşerken; Murat abi ve üç arkadaş da ağır şekilde yaralanmıştı. Patlama sırasında kellesi kopan canlı bombanın kesik başı Süleyman'ın üstüne düşerken kendisi duvara çarpmış ve kulaklarında işitme kaybı oluşmuştu. Murat Abi o yaşadığı dehşet anlarını ayrıntılarıyla bana anlatıyordu. Aslında o gün bende bina içerisindeydim. Ancak işim kısa sürdüğü için binadan erken ayrılmıştım. Beline bomba sararak bina içerisinde kendini patlatacak kadar mankurtlaşan bu insanlar kim ve ne için mücadele ediyorlardı. Öldürmeye geldikleri insanları hiç tanımıyor, kim olduklarını bile bilmiyorlardı. Kararan ruhları, taşlaşan kalpleri, kaybettikleri merhamet duygularıyla acımasız bir robota dönmüşlerdi. Murat abi memleketi Isparta'ya gitmek istiyordu. İstanbul'da çarşıya çıkamıyor, otobüse binemiyordu. Henüz kırklı yaşlarında olmasına rağmen neredeyse yarı yarıya hayatla irtibatı kesilmişti. Ne çevreyi doğru dürüst görebiliyor, ne de işlerini yapabiliyordu. Bizim yanımıza gelirken eşi onu arkasından hissettirmeden takip ediyordu. Burada sohbetimiz bittikten sonra onunla konuşarak kaldığı daireye kadar götürüyordum. Hayatı neredeyse bu lojmanlardan ibaret kalmıştı. Sürekli olarak ameliyat oluyor. Bazen haftalarca hastanede yatarak tedavi görüyordu. Onun ve tüm gazilerimizin yaşadıkları zorlukları anlatmak neredeyse imkânsızdı. İki çocuğu da okula gidiyor onlarla yeteri kadar ilgilenemiyordu. Konuşmalarında sık sık bana artık yarım bir insan olduğunu, hayattan bir beklentisi kalmadığını, her şeyi puslu gördüğünü, yürüyemediğini, ayaklarında platin olduğunu, kendi bakım ve temizliğini bile zor yaptığını söylüyordu. Ona moral verebilmek neşelendirmek için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyordum. Onu gördükçe gerçekten bu topraklar için ne bedeller ödendiğini, kimlerin hayatlarından ve yaşamlarından olduğunu düşündükçe hüzünleniyordum. Kimi canını, kimi kolunu, bacağını, kimi gözlerini kimi de hayatta en sevdiklerini kaybediyordu. Biz rahat uyuyalım, özgür olalım diye yüzyıllar boyunca nice canlar yitirilmişti. Bu nedenle bütün şehit ve gazilerimize; Vatan ve millet için en sevdiklerini, evlatlarını, eşlerini, yakınlarını kaybeden tüm şehit ailelerine, milletçe vefa borcumuz vardı. Onun için ne güzel söylemişti şair; Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak, uğrunda ölen varsa eğer vatandır. Mehmet Nurettin Üstün
Düzenleme: 27.02.2026 / 08:51
Kapat/(ESC)
Yorum Düzenleme

Yeni Üyeler

  • damooniee
  • ruhsuzsevdam
  • edebiyatcii05
  • yalnızlıkrıhtımı
  • edebiyatci0505

Bağlı Üyeler

  • aliucaralp11:05
Kapat/(ESC)
Tavsiye
Adınız:
Sizin eposta adresiniz:
Alıcının eposta adresi:
Mesajınız:
Doğrulama Kodu:
captcha refresh
Kapat/(ESC)
İletişim
Adınız:
Eposta adresiniz:
Mesajınız:
Doğrulama Kodu:
captcha refresh
Kapat/(ESC)
Rastgele Şiir