Şiir Defteri

DAVALARDA İKİ SAVCI OLMALI SAVIM (DENEME)

Yazan: Birturkbilgesi
24.08.2019 / 11:35
242 kez görüntülendi
0 yorum yapıldı
Yargı denilen öyle birşey olmalı ki davalı ya da sanık hiç konuşmasa bile ya da kendini iyi savunamasa bile yargı gerçeği, doğruyu bulabilmeli yani ceza davalarında ve boşanma davasılarında(davalarında) avukatı olmayan tarafın avukatının olmaması durumu sonuçu(sonucu) hiç etkilememeli, yargı yalnızca savcılık ve yargıçlık değil avukatlık da yapmalı. Ceza davasılarında bir tek savcı var; boşanma davasılarında ise hiç savcı yok. Ceza davalarında tek bir savcı var, ve davalının savlarını da, davacının savlarını da aynı savcı inceliyor; bu çok yanlıştır. Aynı kişinin kendisini hem davalı hem de davacı yerine koyması üstelik de doğru sonuç için gerekli araçlar sınırlı ya da yok ise sonuçun yanlış olması olasılığını da oldukça yükseltir. Avukatı olan taraf için tek bir savcı olması sorun olmaz ancak avukatı olmayan taraf için büyük bir sorun olur, ve herkes avukat tutmak istemeyebilir ki genelde masum kişiler avukat tutmak istemezler, kendilerini haklı ve yargıyı da mutlaka gerçeği bulan bir sistem sandıkları için. Yani gerçekte avukatlık yargının kendi üzerine düşeni yapmamasının bir sonuçudur(sonucudur) ki bunu birazdan anlayacaksınız. Önerim ki ceza davalarında da, boşanma davalarında da iki savcı olsun; biri davalının savlarını, biri de davacının savlarını incelesin. Yani bir tane savcı bir tane savcıdır; iki tane savcı ise bir tane savcı ve bir avukat olur. Yani bu nedenle diyorum ki avukatlık gerçekte yargının kendi üzerine düşen işi yapmamasının sonuçudur. Ülkemizde savcılık görülmekte ki genelde şikayetlerin incelenmesine ve Adli tıp ya da hastahane raporuna dayalıdır yani ülkemizdeki savcılığın dedektiflik denilen işle pek ilgisi yoktur ki dedektif demek avukat gibi kişi demektir de. Yani ülkemizde savcı dosyadaki adli tıb ya da hastahane raporuna bakar ve raporda ne yazıyorsa onu ileri sürer yani örnek ki şikayetçi olan kişinin darb raporunda 'Şikayetçi kişinin bileklerinde tırnak izine benzeyen izler bulundu' dese, şikayet edilen kişi de 'Şikayetçi kişi bana saldırdığı için bileklerini tutmak zorunda kaldım' dese, ve şikayetçi kişi 'Hayır, ben ona saldırmadım, o bana saldırdı' dese, savcı tırnak izilerinin(izlerinin) yönlerinin saptanması için inceleme yapılmasını istemiyor, ve şöyle düşünüp şikayet edileni suçlu gösteriyor: 'Şikayet edenin bileklerinde tırnak izileri var; şikayet eden saldırmadığını söylüyor; şikayet edilen şikayet edenin bileklerini tuttuğunu itiraf ediyor; öyle ise şikayet edilen suçludur', ve tuhaf ki savcının bayı da, bayanı da, ülkenin batısındaki savcı da, ülkenin doğusundaki savcı da bu aynı mantıkla düşünüyor yani Adli tıb ya da hastahane raporunun güvenilir olmadığını, ve şikayet edenin de, şikayet edilenin de, tanıkların da yalan söyleyebileceğini, konu hakkında savcının ve yargıçın da özel araştırma yapılmasını istemesi gerektiğini içermeyen bir hukuk eğitimi var ülkemizde ki ülkemizde yalan makinası(makinesi) 'Güvenilir olmadığı' için kanıt sayılmıyorken güvenilir olmayan Adli tıb ya da ya da hastahane raporlarının kanıt sayılması tuhaf bir durumdur yani örnek ki eşinden boşanmak isteyen eş kendini üzerinde eşinin parmak izileri olan bir bıçakla yaralayıp 'Eşim beni bıçakla yaraladı' deyip Adli tıb ya da hastahane raporu alıyor yani yalan makinası ne kadar güvenilir değilse Adli tıb ya da hastahane raporu da en az o kadar güvenilir değildir yani şikayet edilen kişi suçu kabul etmezse Adli tıb ya da hastahane raporu da işe yaramaz gerçekte yani öyle ise neden Adli tıb ya da hastahane raporu kanıt yerine geçiyor yani açık ki bilimsel olmayan yargı bulanık suda balık avlamaya çalışmak yani şikayet edenin ya da şikayet edilenin sözlerinden birşeyler çıkarmaya çalışmak gibi birşeydir oysa hukuk öncelikle felsefe ve bilim olmalıdır; yani demek ki ülkemizdeki hukuk eğitimi şabloncu/kalıbçı/önyargılı, kolaycı bir hukuk eğitimi yani demek ki hukuk eğitiminde büyük bir sorun var yani hukuk eğitimine felsefe dersi ve bilimsellik dersi de koyulmalı. Oysa kısaca şöyle düşünmek de yeter: 'Birine saldıran biri, saldırdığı kişinin yüzüne, orasına burasına yumruk, tekme atmak gibi şeyler yapmak yerine neden bileklerini tutsun, bu durum hayatın olağan durumuna aykırı, demek ki şikayet eden kişi yalan söylüyor, şikayet edilen kişi doğru söylüyor, bunu kesinleştirmek için şikayet edilenin bileklerindeki tırnak izilerinin yönlerini saptatmam gerekli'. Yani felsefe ve bilim açısından bakıldığında ülkemizdeki hukukun tüyler ürpertici bir durumda olduğu görülür ki bun en vahim ve en genel hali Ergenekon kumpası'nda yaşandı; Fetö'cü yargıçlar ve savcılar elele verip masum insanları hapise attırdılar yani bir hukukun ya da yargının böyle vahim durumlara gitme olasılığı varsa o ülkede önce hukuk, yargı sistemi felsefel ve bilimsel bir temele oturtulmalıdır yoksa doğru kararlar ancak itiraflara ve rastlantılara bağlı olur yani felsefe ve bilim açısından güvenilir olmayan hukuk gerçek hukuk değildir, felsefe ve bilim açısından güvenilir olmayan yargı da güvenilir yargı değildir yani yargı kendini raporlardan ve sözlerden kurtarıp felsefeye ve bilime sarılmalıdır; bu nedenle savcılık da, yargıçlık da hem bilimci, laboratuvar gibi hem de dedektif ya da avukat gibi çalışmalıdır yani yalnızca dosyaya ve sözlere bakıp karar vermemelidir. Bu konuda bir Amerikan filımı(filmi) vardı; idam cezasına karşı olan bir topluluk masum bir insanı cinayet işlemiş gibi gösterip, tanıkları ve kamera kayıtlarını da kanıt olarak gösterip adamı idam ettirmişdi oysa adam masumdu; hukuk böyle bir hukuk, yargı böyle bir yargı istememeli, toplumlar ve insanlık da yani hukuk, yargı tıb bilimi, hastahane, doktor gibi olmalı, yani yanlış teşhise ancak çok düşük oranda açık olmalı ancak açık ki ülkemizdeki hukuk ve yargı sistemi yanlış teşhise olabildiğince az değil, olabildiğince çok açık durumdadır yani haksız da olsa, suçlu da olsa eline bir darb raporu, yanına iki şahit alan hemen mahkemeye koşuyor. Boşanma davasılarında savcı olmaması ise hepten içler acısı durum; özellikle de haklı tarafın avukatı yoksa. Bul, eşinle geçimsizliğin ya da eşinin geçimsizliği konusunda iki yalancı tanık; daha önceden eşine saldırıp bileklerinde tırnak izi falan oluşmasını da sağlayıp, adli tıbtan ya da bir hastahaneden darb raporu da aldı isen işin tamam. Yani düşünün ki eşi hayatında hiç görmemiş kişiler boşanmak isteyen eş tarafından tanık olarak gösteriliyorlar. Yani yanlış karar için olanaklar ya da olasılık varsa o olanaklar ya da olasılık yok edilmeden doğru karar verilemez. Bu nedenle olaylara, konulara iki savcının bakması doğru karar vermek konusunda daha ileri bir durum sağlar. Yani yargı avukatsız taraflı dava görmemeli; ya avukatı olmayan tarafa yargının kendisi mutlaka bir avukat bulmalı ya da davalara iki farklı görevli yani biri davacıya bakan, biri davalıya bakan iki farklı savcı bakmalı. Doğru, gerçek hukuk ve doğru yargı dosyaya değil felsefeye ve bilime bakar; doğru hukuk raporlara ve sözlere değil felsefeye ve bilime bakar. Eğer bir ülkede 'Adli tıb' ya da 'Hastahane raporunu kabul etmiyorum, ben masumum' demekle Adli tıb ya da hastahane raporu geçersiz oluyorsa ne Adli tıb raporu ya da hastahane raporu kanıt özelliği taşır ne de o ülkede hukuk da, yargı da felsefel ve bilimsel içeriğe ve temele sahiptir; işte bu nedenle ki mahkeme kararları Yargıtay'da bozulma olasılığına yüksek derecede sahipler. Yargıçlık ve savcılık yani hukuk yalnızca hukuk eğitimi ile olmaz; felsefe ve bilimsellik eğitimi ve yaşlılık deneyimi de gerektirir yani daha yeni savcı, yargıç olmuş, 'Haydi hemen koş savcılık, yargıçlık yapmaya' olmaz yani savcı ve yargıç olma yaşı en az 40 olmalıdır, 40 yaşına kadar yardımcı savcı, yardımcı yargıç olarak maaş almalıdırlar; hele bir de moda tutkunu, bikini ya da mayo ile yani sütyen-külot ortalıkda(ortalıkta) dolaşan; sigara, içki içen savcılar, yargıçlar hiç olmamalıdır çünkü doğru mantığa yalnızca bilim değil, ahlak yani nefssizlik de dahildir çünkü nefs önce akıla zarar verir, sonra ahlaka, ve ahlak da zekanın, akılın(aklın) mantığın, beyinin, ruhun, felsefenin, bilimin en üst nitel aşamasıdır; yani savcı da, yargıç da örnek ki görünüm olarak mankene değil düşünüre(filozofa), alime, alimeye, bilgeye benzemelidir, kuşkusuz ki avukatlar da. Yani 'Geç gelen adalet' değil; felsefeye ve bilime dayalı olmayan, yani raporlara ve sözlere dayalı adalet, adalet değildir. Dediğim gibi; bu koşullar altında iki savcı bir savcıdan iyidir, ve durumu doğru karar vermeye daha çok yaklaştırabilir. Açık ki ülkemizde; hastahaneye sağlam girenin hasta çıkması olasılığı çok düşükken mahkemeye masum girenin suçlu çıkması olasılığı oldukça yüksektir; hele bir de siyahı bile beyaz gösterebilen bir rapor ve iki de yalancı tanık varsa. İki kez başıma geldi de oradan biliyorum. Yani ülkemizde artık insan saldırıya uğrasa bile kendini savunmaya korkar durum içine girmektedir. Ülkemizde açık ki bir ölünün katilini bulmak olasılığı, mahkemede bir yalancıyı saptamak olasılığından çok yüksektir yani kişi saldırıya uğrarsa ve dayak bile yerse mahkemeden suçlu bile çıkılabilir ancak öldürülürse katili mutlaka bulunur yani açık ki bu işte bir tuhaflık var yani dirisi isen hapı yutabilirsin, ölü isen adalet mutlaka yerini bulur; yani hukuk, yargı önünde, ölmek yaşamaktan daha üstün bir durum, davayı kazanmak için; bu nasıl bir iştir anlamak zor. Yani düşünün ki masum olan şikayetçi kişi karakoldaki ifadesinde 'Uzlaşmayı kabul ediyorum' dediğinde savcı ve yargıç 'Zaten uzlaşmayı kabul etmişsin, demek ki suçlusun' diyor çünkü vatandaş uzlaşmayı 'Suçlu kişi yani karşı taraf benden bir özür dilerse bağışlarım'' olarak düşünüyor ancak hukuka göre ise uzlaşmayı kabul etmek suçu kabul etmek oluyor; karakolda ifade yazan polis de uzlaşmanın ne demek olduğunu açıklamıyor, söylemiyor ki vatandaş durumu anlasın. Yani böylesine bulanık sular. Yani mahkeme kazanmanın yolu önce karakolda 'Uzlaşmayı kabul etmiyorum' demekten geçiyor tuhafki(tuhaf ki). Bir de şu dikkatimi çekdi: Türkçeyi doğru yazan bir avukatı pek görmedim ancak şimdi bilgisayarlarda Word var, durumu kurtarıyor olabilirler, savunmaların el ile yazıldığı dönemlerde Türkçe açısından durum içler acısı idi. Yani hukuk fakültesilerine yalnızca felsefe ve bilimsellik derdi değil Türkçe dersi de koyulmalı. Felsefe de çok önemli çünkü görüyorum ki cinayete 'olgu' diyen hukukçular var oysa cinayet olgu değil olaydır. Yani felsefede dökül, bilimsellikte dökül, Türkçede dökül; sonra da doğru karar vereceğim diye uğraş. Doğru felsefe de sanıldığı ya da okullarda öğretildiği gibi felsefe tarihi, felsefe mazisi, felsefe magazini, felsefe geyiği değil; konular hakkında tüm olasılıkları ortaya koymaya çalışan bilimdir. Doğru mantık da elektırik(elektrik) devresileri(devreleri) değil, nitel felsefe niceliğidir yani felsefenin nicel halidir. Örnek ki ben savcı ya da yargıç olsam; şikayet edene de, şikayet edilene de önce şunu sorarım: 'Bikini, mayo, mini, etek, mini şort, dekolte gibi şeyler giyiyor musun?'. Çünkü bilirim ki ahlakı dışlamak başkaları konusunda olmasa da kişinin kendi çıkarları açısından dürüstlüğü dışlar. Yani derim ki 'Zekanın, akılın, mantığın, beyinin, ruhun, felsefenin, bilimin, dinin en yüksek nitel aşaması olan ahlakı dışlamış; ve hem en büyük cehalet olan hem de kötülüklerin hem nedeni hem amaçı olan nefs konusunda toplum içinde utanmazlık aşamasına kadar gelmiş birine hemen neden güveneyim; felsefe, bilim, hukuk ve adalet ahlakı dışlamak değilki?'. Bence iki savcı olması yargıyı doğru, gerçek adalete doğru daha çok ve daha iyi yaklaştırır ancak en doğrusu da felsefeye ve bilime yaklaşmaktır. Yani gepegenç insanlara savcılık, yargıçlık yaptırmak yanlış, ve bu ancak şablonculuk ile olabilir; bir savcının iddianame hazırlama mantığını gösteren bir çizimini görmüşdüm; bulmaca çözer gibi bir çizim idi yani şikayetçinin ve şikayet edenin sözlerinde ortak olan sözleri iddianameye ekliyor, ortak olmayan sözleri ise siliyor oysa açık ki suçlu insanlar zaten suçlamaları kabul etmezler yani sözlerde farklılık olması zaten zorunlu, ve o sözler farklı sözler diye atılıyor yani en yararlı yerler atılıyor; yani 'O benim bileklerimi tutup tırnakları ile sıkdı', 'Ben onun bileklerini tutup tırnaklarımla sıkdım ancak o bana daldırdığı için kendimi korumak amaçıyla'; iddianame şu: 'Şikayetçi şikayet edilenin kendisini bileklerinden tutup tırnaklarını bastırdığını ileri sürüyor, şikayet edilen de bunu kabul ediyor, haydi mahkemeye'; böyle iddianame olmaz, iddianame böyle hazırlanmaz; bu mantıkla günde yüz davaya bile bakılabilir oysa felsefe, bilim, gerçekler, doğrular, ayrıntılar ve beyin hız değil yavaşlık ister. Bir ülkede 'Allah kimseyi mahkeme kapılarına düşürmesin' deniliyorsa o ülkede hukuk, yargı felsefeden, bilimsellikten ve ahlakçılıktan uzak, yoksun demektir yoksa insanlar için mahkeme okul ya da mabed gibi biryer sayılırdı. İnsanlar nasıl ki hastahaneye gitmekten korkmazlar, mahkemeye hastahaneye gider gibi koşa koşa giderlerdi, ne zaman ki mahkemeye gitmekten korkmazlar, işte o zaman o ülkede gerçek, doğru hukuk ve gerçek, doğru yargı oluşmuş yani hukukta ve yargıda felsefellik, bilimsellik ve ahlakçılık oluşmuş demektir oysa bizde bikini, mayo diye sütyen-külot ortalıkta gezmeyi, zinayı, eşcinsel evliliği bile serbest bırakan tuhaf bir hukuk var yani ne felsefel ne bilimsel ne ahlakçı; böyle gerçek, doğru hukuk olmaz kardeşim; hukuk Batıyı taklit etmek değildir; felsefeye, bilime ve ahlaka sarılmaktır. Necdet Gürçiftçi Bağımsız, özgür, bilimsel, tarafsız; hiçbir dini inançtan ve hiçkimseden yana olmayan dinli ve bilge İnternette yayınlandığı zaman: 24.8.18/11.32
Düzenleme: 24.08.2019 / 11:40
Kapat/(ESC)
Yorum Düzenleme

Yeni Üyeler

  • gamzelinka
  • birbulutgibisin
  • Sessizşair
  • alidemiral
  • karvakti
Kapat/(ESC)
Tavsiye
Adınız:
Sizin eposta adresiniz:
Alıcının eposta adresi:
Mesajınız:
Doğrulama Kodu:
captcha refresh
Kapat/(ESC)
İletişim
Adınız:
Eposta adresiniz:
Mesajınız:
Doğrulama Kodu:
captcha refresh
Kapat/(ESC)
Rastgele Şiir